Medeniyetler Beşiği Harput'un Tarihini Biliyormuydunuz ?
Harput Adı

Harput, günümüzden yaklaşık olarak iki bin yıl önce, denizden 1280 m yükseklikte ve bugünkü Elazığ’ın 9 km kadar kuzeyinde, Uluova’ya hakim, birbirinden ayrı bloklar halinde stratejik önemi olan kayalıkların üzerine kurulmuş tarihi bir yerleşim yeridir. Bizans kaynaklarında Kharpote ve Frank tarihçilerin eserlerinde Quartapiert şeklinde geçmektedir. Evliya Çelebi ise, Al-i Osman Defterhanesi’nde “Hasan Ziyad Ülkesi” diye yazılı olduğunu kaydeder. Osmanlı dönemine ait diğer kaynaklarda ve belgelerde Hartabird, daha yaygın olarak da Harpurt veya Harpurd imlasıyla görülür. Ancak XIX. Yüzyıldan itibaren resmi yazışmalarda halk arasında kullanılan Harput telaffuzu benimsenmiştir .

Tarih öncesi Dönemi

Harput ve yöresi, Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir ve Harput’un yerleşim tarihi Harput Kalesi tarihiyle paralellik gösterir. Bu durum Harput tarihini M.Ö 2000 dolaylarına taşımakta olup, yörenin tarihi ise yapılan arkeolojik kazılarla M.Ö 10.000’lere (Paleolitik -Yontma Taş Devri) tarihlenebilmektedir .

Hitit-Urartu-Roma DönemLERİ

Hitit tabletlerinde yörenin İşuva adıyla anıldığı görülmektedir. M.Ö. 12-7 yüzyıllar arasında yöreye kökenleri Hurriler’e dayanan ve merkezi Van (Tuşpa) olan Urartu Devleti hakim olmuştur . M.Ö. 7.Yüzyılda Asur ve İskit akınları sonrasında Urartu devleti zayıflamış, Harput başta olmak üzere tüm yöre Med egemenliği altına girmiştir. Ama bu hakimiyet uzun sürmemiş, M.Ö. 6. Yüzyılın sonunda Medler’in ve 334’de Pers İmpartorluğu’nun tarihe karışmasıyla, yöre Hellenistik dönemi yaşamış, bu dönemde Harput’un Sofen Krallığı olarak adlandırıldığı görülmüştür.

Sasani-Bizans Dönemleri

M.Ö 66 yılına kadar yöre Romalıların hakimiyetinde kalmış, M.Ö 53 yılında Partlar gelmişlerse de, 272-309 yıllarına kadar Roma hakimiyeti devam etmiştir. 395’te Büyük Roma imparatorluğunun ikiye bölünmesinden sonra Bizans sınırları içinde kalan Harput,Sasani ve Bizans mücadelelerine sahne olmuştur. 562 yılında yapılan barış ile Fırat ırmağı sınır kabul edilmiştir. Bizanslıların Ziata Castellum, Arapların Hısn-ı Ziyad adını verdikleri Harput 6. Yüzyıla kadar Bizans ile Sasani egemenliği arasında sık sık el değiştirmiş ve çoğunlukla Bizans hakimiyetinde kalmıştır.
Hazreti Ömer döneminde (634-644), Harput ve yöresine İslam Ordularının önderliğini yapan Arap akımlarının başladığı görülmektedir. Yöre, önceleri Romalılar ve Partlar sonra da Bizanslılar ile Sasaniler arasındaki savaşlara sahne olmuştur. 7. yüzyılın ortalarından sonra da, Bizans ile Araplar arasındaki mücadelelerin meydana geldiği alan olmuştur. Araplar, Erzurum’dan Malatya’ya ve buradan da Tarsus’a kadar uzanan bir hat boyunca asker yerleştirerek, üsler oluşturmuşlardır. Harput da bu dönemde söz konusu önemli üslerden birisi olmuştur. İslam orduları bu üslere yerleşerek Bizans üzerine akınlar yapmışlardır. Harput’ta türbesi bulunan Ankuzu Baba’yı bu dönemin mücahitleri arasında göstermek mümkündür.
Harput’un Bizanslıların hakimiyetine ikinci defa geçişi 10. Yüzyılda olmuştur. Bizans’ın İslam alemine karşı giriştiği seferlerde Harput ve yöresi daima ilk hedefleri arasında olmuştur. Nitekim bu dönemde, Bizanslılar Harput’u ele geçirmişler ve burada vilayet teşkilatı kurarak kaleleri tahkim etmişlerdir. Harput’ta Bizans egemenliği aşağı yukarı 11. Yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir.

Çubukoğulları-Artukoğulları Dönemleri

Büyük Selçuklu hakimiyeti Anadolu’ya kayması ile Harput’un Türk yurdu olmasında en önemli savaşın Malazgirt Meydan Muharebesi olduğuna şüphe yoktur. Nitekim Harput ve çevresi 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklerin eline geçmiş olup yörede Büyük Selçuklu Devletine bağlı olarak Çubuk Bey’in idaresinde Çubukoğulları Beyliği kurulmuştur(1085). Harput’un Türkler tarafından alınmasına kadar sadece müstahkem bir kale hüviyetinde olan bu yer Türklerle beraber büyüyen bir şehir haline gelmiştir.
Çubukoğulları Beyliğinin ömrü uzun sürmemiş 1110 yılında Artuklu Belek B. Behram Harput ve yöresini ele geçirerek Artukluoğulları dönemini başlatmıştır.

Belek Gazi, Haçlı seferlerine karşı büyük mücadeleler vermiştir. Belek Gazinin 1124 yılında ölümünden sonra Harput, Hısnıkeyfa Artuklu hükümdarı Davud’un eline geçmiştir. Bir müddet sonra Davud’un kardeşi İmadeddin Ebu Bekir tarafından Harput’ta Harput Artukluları adıyla diye bilinen ayrı bir beylik kurulmuştur. Ondan sonra gelen Hızır ve Nureddin Artuk Bey, Eyyubilere tabi olmuşlardır. Artuklu hakimiyeti 1234 yılına kadar sürmüştür. Artuklu Hükümdarlarından Fahreddin Karaaslan’ın Harput tarihinde unutulmaz yeri ve eserleri vardır. Nitekim 1148-1174 yılları arasında Harput’ta hüküm süren bu hükümdar Harput’un en önemli eserlerinden olan Ulu Camiyi yaptırmıştır .

I. Alâeddin Keykubad

Selçuklu-Moğol Dönemleri

Geçici bir süre Harizm sultanı tarafından zaptedilen Harput, 1230 yılında Moğalların eline geçmiştir. Türkiye Selçukluları ile Eyyubiler arasındaki siyasi mücadele devam ederken Harput Meliki Nureddin Muhammed’in Eyyubilere temayül göstermesi ve Melik Kamil ile Alaeddin Keykubad arasındaki savaşta da Eyyubilerin yanında yer alması üzerine I. Alaeddin Keykubad, Harput’taki Artuk’lu hakimiyetine son vererek Harput ve yöresini Türkiye Selçuklu Devleti’nin hakimiyetine almıştır . Türkiye Selçukluları devrinde Harput, bir subaşı tarafından idare edilmiştir. “Arap Baba Türbe ve Mescidi” bu dönemden günümüze kadar gelebilen önemli bir eser olarak pek çok ziyaretçinin ilgisini çekmektedir. Mescit kapısı üzerinde bulunan kitabeden anlaşıldığı üzere, mescit ve türbe 1276 yılında inşa edilmiştir.

Selçuklu Sultanı 1243 yılındaki Kösedağ savaşından sonra Moğol tahakkümüne maruz kalınca Harput ve çevresi de Moğol nüfuzu altına girmiştir. Selçuklu devletinin çökmesi üzerine Harput, XIV. yüzyılın ortalarına kadar İlhanlı hakimiyetinde kalmış; Moğol genel valileri ülkeyi yönetmişlerdir .

Dulkadiroğulları Dönemi

Dulkadiroğulları’nın menşei hakkında bilgi veren kaynaklar,bunların ilk zamanlarda Harput ve Maraş bölgelerinde konup göçen Türkmenler olduğunu ifade etmektedirler.Reisler Dulkadiroğlu Zeyned’in Karaca beyden ilk kez 1336’da bahsedilmektedir.Bu tarih aynı zamanda Harput’un Dulkadiroğulları için oldukça önem arzettiği bir dönemdir.
Dulkadiroğulları’nın 1339 yılında bağımsızlığını ilan ettiği ifade edilmektedir.Bu bağımsızlık ilanı (1339) ile birlikte Harput ve çevresi,Memlük Devleti’nin otoritesini kabul eden ve Maraş ile Elbistan taraflarında hakimiyet kuran Dulkadiroğulları beyliğinin sınırları içerisine girmiştir.Dulkadirlilerin ilk reisi Zeyneddin Karaca Bey’in Memlukler tarafından Kahire’de asılmasından sonra,yine Memluklerce Elbistan valiliğine atanan Karaca Bey’in oğlu Halil Bey, beyliğin sınırlarını kısa bir sürede Maraş, Malatya, Harput, Behinsi ve Amid çevrelerine kadar genişletmiştir . Memluk otoritesini kabul etmelerine rağmen zaman zaman kardeşi ile birlikte güçlü Memluk ordusuna karşı savaştığı ve üzerine gönderilen iki orduyu bozguna uğrattığı belirtilmektedir. Memluklere karşı verilen bu mücadeleler sırasında Harput kalesine çekilerek müdafaa yaptıkları da ifade edilmektedir. Dulkadiroğulları’nın bu başarıları üzerine mevcut sorunu kesin bir şekilde çözmek isteyen Memlukler, bölgeye yeni bir ordu sevk etmiştir. Harput bölgesine sevk edilen yeni ordu üzerine Halil Bey, Harput Kalesi’ne çekilerek kendisini savunmuştur .

Akkoyunlular Dönemi

Harput ve çevresi 1465 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan adıyla bilinen Hasan Bayındır Han zamanında Dulkadiroğulları’ndan alınır. Akkoyunlular, Oğuzların Bayındır boyundan geldikleri için bu devlete Bayındıriye Devleti de denilmektedir.Bu bölge kırk yılı aşkın bir dönem Akkoyunluların yönetiminde kaldığı gibi Harput’da Akkoyunlular’ın önemli merkezlerinden biri haline gelir . XV. yüzyılda, Harput’u ziyaret eden İtalyan seyyahı Barbaro, Harput Kalesi’nin gayet müstahkem olduğundan ve Uzun Hasan’ın karısı ve Trabzon Rum İmparatoru’nun kızı Despina Hatun’un da kalabalık bir maiyeti ile Harput’ta oturduğundan bahsetmektedir.Harput’un bu dönemde çok önemli bir merkez olduğu anlaşılmaktadır.Nitekim Uzun Hasan ve Torunu Rüstem Han’ın Harput’ta para bastırdığı da bilinmektedir . Uzun Hasan döneminde varolan bu darphanenin Osmanlılar zamanında da kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca Uzun Hasan’ın bu dönemde Harput Kalesi’ni tamir ettirdiği bilinmektedir .

Uzun Hasan

Safeviler Dönemi

Harput 1507 yılında Osmanlı ve Memlük devletlerinin ihmali sonucunda Doğu Anadolu’da faaliyetlerini yoğunlaştıran Şah İsmail tarafından zaptedilmiştir. Osmanlı padişahı II.Bayezid’den izin alarak Osmanlı topraklarından geçen Şah İsmail Elbistan üzerine yürüyerek Dulkadirli Alaüddevle Bey’i yenmiş ve ülkesini yağmalamıştır. Alaüddevle, Osmanlı ve Memlük devletlerinden yardım talebinde bulunmuşsa da istediği yardımı alamamıştır.Kışın yaklaşması üzerine Dulkadirli ülkesini terkeden Şah İsmail, dönüş yolunda iken Akkoyunluların elinde bulunan Harput’u da almıştır. Bu arada Diyarbekir hakimi Musullu Emir Bey de Şah İsmail’in hizmetine girmiştir. Safevilerin Harput’taki hakimiyetleri 1516 yılına kadar sürmüştür .

Osmanlı Dönemi

Harput 1516 yılında Osmanlı hakimiyetine girmiş ve bu tarihten sonra coğrafi konumu nedeniyle önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Harput 1516’dan XIX. yüzyıl ortalarına kadar Diyarbakır eyaletine tabi bir sancak olarak kalmıştır. Diyarbakır eyaletine tabi diğer bazı sancaklar, XVI-XVII. yüzyıllar boyunca yurtluk-ocaklık veya hükümet statüsü altında mülkiyet üzere tasarruf edildiği halde Harput daima klasik sancağı olma özelliğini korumuştur. Harput’un ilk tahriri 1518 Eylülünde tamamlanmış olup, bu tahrire göre şehri on üç mahalleden oluşmakta ve bunların dokuzunda Müslüman, dördünde gayrimüslim halk oturmaktaydı. 1523’te Müslümanların mahalle sayısı on dörde çıkarken gayrimüslim mahalle sayısının değişmediği görülmektedir.

1523-1566 tarihlerine göre şehrin girişinden başlayarak kalenin önüne kadar inen caddenin iki yanında yer alan Müslüman mahallerinden en yoğun nüfusa sahip olanları Molla Seyyid Ahmed, Cami-i Kebir, Arslaniye mahallesi idi . Nispeten yoğun bir yerleşmenin görüldüğü gayrimüslim mahallerinin en kalabalıkları ise şehrin Elazığ’a bakan batı tarafındaki Gürcü Bey ile doğu yamaçlarındaki Norsis mahallesiydi. Şehrin nüfusu giderek artmış ve 1523’te 8.300’ü , 1566’da 13.400’ü geçmiştir. 1516-1566 yıllarında toplam nüfusun %54-62’sini Müslümanlar, %38-46’sını gayri Müslimler teşkil etmekteydi.

Harput’un nüfusunun 17. Yüzyıla kadar sürekli arttığı görülmektedir. 17. yüzyılda Celali isyanları sırasında tahribata uğraması, mesela 1605’te Tavil Mehmed’in kendisini burada kuşatan Karakaş Ahmed Paşa’nın kuvvetlerine karşı koruyabilmek için bir kısım evleri yıktırıp taş ve keresteleriyle harap haldeki Kalenin surlarının tamiri ve ağırlaşan vergiler yüzünden nüfus azalmaya başladı. 17. Yüzyılın başlarında buraya uğrayan Polonyalı Simeon şehirde sadece yüz hane kadar Ermeni olduğunu kaydeder. Yine bu yüzyılın ortalarında hazırlanan bir Avarız Tahrir defterine göre şehirde nüfusun 4-5000 dolayına düştüğü anlaşılmaktadır . Evliya Çelebi ise hisar içinde 1000 kadar toprak örtülü ev ile eski bir caminin bulunduğunu ve dış surların harap durumda olduğunu belirtmektedir. XIX. Yüzyılda Harput az da olsa önem kazanmış ve nüfusu artmıştır. Nitekim bu yüzyılda Harput’u ziyaret eden batılı seyyahlar, özellikle yüzyılın ikinci yarısında nüfusun 25.000‘i aştığını belirtirler.

Bunlardan; V. Cuinet, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru Harput’ta 12.600 Müslüman, 4850 Gregoryen, 1845 Protestan, 252 Katolik ve 453 Ortodoks’un yaşadığın belirtir. Şemseddin Sami ise 2670 ev, 843 dükkan, on cami, on medrese, sekiz kütüphane sekiz kilise on iki han ve doksa hamamın olduğunu kaydeder.Osmanlı hakimiyeti döneminde Harput, Basra ve Bağdat’tan Diyarbekir’e gelip Malatya ve Sivas istikametinde devam eden ticaret yolunun üzerinde bulunmaktaydı. Bu yol aynı zamanda askeri amaçlarla da kullanılmakta, Bingöl ve Muş üzerinden Van’a ulaşmaktaydı. Bu kervan yolları Harput için önemli gelir kaynağıydı. 16. ve 17. Yüzyıllarda gelip geçen ticaret mallarından alınan vergiler önemli bir miktar teşkil ediyordu. Harput aynı zamanda çevresinin sanayi merkezi durumunda idi. Dericilik, demircilik ve bakırcılık çok gelişmişti. Sadece çeşitli kumaşların renklendirilip desen verildiği boyahanenin geliri 1518’de 44.000, 1523’te 62.000, 1566’da 122.000 akçe idi. 17. Yüzyılın ortalarında Evliya Çelebi Harput’ta 600’den fazla dükkan bulunduğunu kaydetmektedir.

Yerleşmeye elverişli olmayışı, tabiat şartlarının zorluğu, iaşe teminindeki güçlük Harput’un daha fazla gelişmesini önlemiştir. 1834’de doğu eyaletlerini ıslah etmek üzere görevlendirilen Reşid Mehmed Paşa Ovada yer alan Ağavat Mezrası’nı merkez haline getirince, daha sonra teşkil edilen Mamuretülaziz (Elazığ) vilayetinin merkezi, Harput’tan buraya taşınmış aynı yıl hastane, kışla ve cephane binaları yapılmış vilayet merkezi, Harput’tan buraya nakledilmiştir. Bu nakilde, Harput’un stratejik açıdan önemli rol oynamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarında ve 20. Yüzyılın başlarında Ermeniler arasında Protestanlığı yaymaya çalışan Amerikan Misyonerleri buraya yerleşmişler 1876’da bir de kolej açmışlardır. I. Dünya Savaşı sırasında şehrin Ermeni nüfusu başka yerlere nakledilirken Müslümanların bir çoğu aşağıdaki Mamuretulaziz’e göçmüştür.Sultan Abdulaziz’in tahta çıkışının 5. yılında Hacı Ahmed İzzet Paşa devrinde buraya tayin edilen Vali İsmail Paşanın teklifi ile 1867 yılında “Mamuratül-aziz” adı verilmiştir . Fakat telaffuzu güç olduğundan halk arasında kısaca “Elaziz” olarak söylene gelmiştir.Yeni kurulan şehir önceleri eyalet ve bilahare vilayet merkezi olmuş, bir ara Diyarbekir vilayetine bağlı bir sancak haline gelmiştir. 1875’te müstakil mutasarrıflık, 1879’da da tekrar vilayet olmuştur. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Malatya ve Dersim sancakları da buraya bağlanmıştır, 1921’de bu iki sancak Elazığ’dan ayrılmıştır.Atatürk’ün 1937 yılında şehre teşrifleri sırasında “azık” ili anlamına gelen “Elazığ” adı verilmiştir .

Günümüzde Harput

Günümüzde ise Harput adeta bir açık hava müzesi konumundadır. Bu bakımdan her karış toprağında o tarihi havayı solumak ve hissetmek mümkündür…

Günümüzde Harput

Günümüzde ise Harput adeta bir açık hava müzesi konumundadır. Bu bakımdan her karış toprağında o tarihi havayı solumak ve hissetmek mümkündür…